bos isler atolyesi


ilk “resmi” render denemem. Ne yalan diyim gurur duyuyorum :D



I’m No Howard Roark

Maybe Mallory but that’s not the point.

When you search Howard Roark in Tumblr most of what you see is the quote “Howard Roark laughed.” Yes, I have no right to feel anything towards this behavior bu then again refer to the title. I don’t understand how people can post snapshots of the badges that say Howard Roark Architect and also read the novel. Isn’t that kind of opposing the idea of the book? Are we (me included) afraid to acknowledge that we have more in common with Keating, than with Roark? And this very fear makes us copy short simple quotes from an otherwise complex novel?

If you read this and understand that these questions are not actually questions but statements, that it is an act of cowardice not of literate beauty that made me present them like that, if you agree with me…

You and I my friend, we are no Howard Roark , maybe Mallory.

And now you know that we are not alone.



Kolaj çalışması - Gizliden (artık gizli de değil) utandığım bir iş oldu bu. Belki bir seveni olur. Neyse…



Gitarımı boyadım…



Taşerona Hayır!

Okulumda bir senedir yüzeye yavaş yavaş çıkan bir sorun bu. Her hafta arkamızı toplayan, okulun inşaatından beri okulda çalışmış insanlar “az para kazandım, çok para kazandım” geyiğine işten çıkarılıyor veyahut şehrin acayip semtlerine sürülüyor. Usülsüzlüğün alasının sergilendiği bu trajediye rektörlük bir politikacı kurnazlığıyla, işçilere karşı hukuki olarak hiçbir sorumlulukları olmadığını öne sürerek göz yumuyor.

image

"Dünyanın her yerinde bu iğrenç sistem var e ben de para kazanmayı seviyorum kusura bakmayın." mentalitesiyle yola çıkan yönetim, biz öğrencilerden, şahsen benim de beklemediğim bir tepki aldı. Önce bir toplantı, sonrasında 1 Nisan’daki yürüyüş eylemi ve nihayetinde şu an sürmekte olan protesto gösterisine, işçilerin yanında, öğrenciler, öğretmenler ve dekanlar katılıyor. Çoğumuz amatör eylemciyiz, halay çekemiyoruz mesela (ben hiç çekmeye bile yeltenmedim).

Ancak orda olan herkes, haksız olduğunu düşündükleri şeye karşı duruş sergileme konusunda güçlü bir iradeye sahip. Bunu sonunda ne olacağı belli değil. Ancak kesin olan bir şey var ki, Koç Üniversitesi gibi özel bir okuldan çıkan bu irade, başka okullara da sıçrar ve haksızlığa karşı omuz omuza beraber dururuz.

Reblog meraklısı değilim ancak bu seferlik eğer aşağıda da resmi haberini yapıştırdığım, bu olaya karşıysanız, kadrolu çalışmak isteyen Koç işçilerini ve onlara destek veren öğrenci ve öğretmenlerin yanındaysanız bunu rebloglayın. İsterseniz kendiniz bir post yaratın. Sesimiz duyulsun, belki bu sefer ezen değil de ezilen kazanır.

                                                                                                 Ocul 

Evrensel Gazete’nin Haberi 

Koç Üniversitesinde işten çıkartılan taşeron işçilerle öğrencilerin dayanışması büyüyor. Üniversite yönetimi ISS firmasına bağlı 161 işçiyi dün işten attı. Haber öğretim üyeleri ve öğrencilerin de tepkisine neden oldu. Dün akşamdan beri eylem yapan üniversite bileşenleri ve işçiler tepkilerini bugün de sürdürüyor.

KADRO BEKLERKEN İŞTEN ATILDILAR

Koç Üniversitesi işçileri pazartesi günü “taşerona karşı kadro” talebiyle öğrenci ve akademisyenlerle birlikte okulda bir eylem yaptı. Eylemin ardından dün işbaşı yapan 161 işçiye, mesai bitiminin ardından servisleriyle evlerine giderken, ertesi gün işe gelmemeleri, iş sözleşmelerinin Koç Üniversitesi tarafından feshedildiği söylendi.

İşçiler servisleri terk edip okuldan yanlarına giden öğrenci ve akademisyenlerle buluştu. Koç Üniversitesi Rumelifeneri Kampüsü ana kapısına sloganlarla yürüyen öğrenci ve işçiler güvenlik barikatı ile karşılaştı. Güvenlik görevlileri işçilerin kampüse girişine izin vermedi.

OKULU TERK ETMEDİLER

Bu sırada Rektör Ümran İnan tarafından gönderilen e-postada Koç Üniversitesinin yeni bir taşeron şirket ile yeni bir kontrat imzaladığı duyuruldu. Rektörün duyurusu üzerine işçiler, öğrenciler ve öğretim üyeleri okulu terk etmeyerek beklemeye başladı. Okula temizlik malzemeleri getiren şirketin aracı da işçilerin eylemini görünce malzemeleri okula götürmeyerek direnişe destek verdi.

Yeni taşeron firmanın bugün işe başlaması beklenen işçileri de okuldaki direniş nedeniyle işe başlamadan geri döndü. 


REKTÖR: TAŞERONSUZ OLMAZ

Koç Üniversitesi Rektörü Ümran S. İnan, dün akşam öğretim üyeleri ve öğrencilere gönderdiği e-postada taşeron sistemini ve işten atmaları savundu. “Temizlik, yemek vs. gibi işler üniversitelerin ana fonksiyonlarından olmadıkları için Türkiye’deki ve dünyadaki bütün üniversitelerde olduğu gibi bu hizmetleri taşeron firmalar ile sağlamaya devam etmemiz gerekmektedir.  Bu konuda başka bir seçenek kurumsal yapımız açısından mümkün değildir” diyen Rektör İnan,  taşeron temizlik firması ISS ile yollarını şubat başında ayırdıklarını, yeni taşeron temizlik firması için gerekli ihale sürecinin tamamlandığını ve “EUROSERVE” ile anlaşıldığını aktardı. İnan, “Bu sürecin tamamlanmış olması dolayısı ile ISS firması ile karşılıklı olarak anlaşarak firma değişiminin 90-günlük süreyi beklemeden 13 Mayıs yerine hemen yapılmasının daha uygun olduğunu tespit etmiş bulunuyoruz. Hepinizin bu süreç içerisinde bu çok özel kurumumuzun itibarını korumak ve yeni firmanın üniversitemizin temizlik ihtiyaçlarını en iyi şekilde karşılaması için yardımlarınızı esirgemeyeceğinizi umuyoruz” dedi.

http://evrensel.net/news.php?id=53259



Biri 4- İstek

Biraz fazla kişisel oldu sanırım ama neyse. 


-Oda- Bölüm 1 

Önceden demiştim şöyle güzel kapsamlı bir proje yapacağım, yapmazsam da kendimden nefret edeceğim diye. Bu söz Şubat tatili için geçerliydi. Şubat tatili yarın bitiyor. Evet kabul kapsamlı bir proje diye sayılabilecek bir şey yapmadım. Ancak kendimden de nefret etmiyorum. İnan, bunu kaçamak olsun diye söylemiyorum. Mesela elektronik davul aldım. “Eee ne var ki bunda?” diyorsun belki. Ama bunu asistanlıktan biriktirdiğim parayla aldım ha bir de elektronik davul benim senelerdir hayalini kurduğum bir şey. Şöyle ki: Hayatta lüks diye adlandırabileceğim ve sahip olmak istediğim iki meta var. Biri karavan diğeri elektronik davul. Yani bu benim için yapacaklarım listesinden silebileceğim bir başarı değerinde. 

Bir diğer önemli olay daha var. Bunun da detaylarını yazmayayım şimdi tamamlanmadan ama belki de aslında hayatımı değiştirecek bir işle uğraşıyorum. Benim hayatımın gizli ve tam tanımlanmamış (çünkü çok kafa patlatmadım bu konuda) amacı boş işler atölyesinin çok da boş olmaması. Yani mesela Biri’yi çizmem ve Biri’yi çizmenin yetmesi falan. Neyse dediğim gibi çok kafa patlatmadım detaylarda. 

Bu blog da kaçınılmaz olarak biraz beni yansıtıyor haliyle. Takip edenler de pek yazı görmedi burada. Şu sıralar kafamda bir vlog yapma fikri var. Bir de hikaye. Sanırım önümüzdeki bir süre boyunca burası ruhen biraz değişecek. Zaten Biri’nin gelmesi aslında biraz bunun habercisiymiş de şimdi fark ettim. O yüzden ilkin şu yazmaya başladığım hikayenin ilk bölümünü, daha doğrusu yazdığım kadarını yükleyerek başlayayım işe. Şimdi bunu okuyan varsa. Buraya kadar da geldiysen sen tam aradığım insansın. Bir şey yapmana gerek yok, dur öyle. Hah süper! 

Hikayenin Birinci Bölümü:

Oda

 Güzel şeyler geçmişti az önce aklından. Tam hatırlayamıyordu. Hiç alışkın olmadığı bir huzurla sarılıydı vücudu. Bir şey yapmak zorunda olmamanın getirdiği rahatlık onda aslında sıkıntılı bir umursamazlık yaratıyordu. Uyuşukluğunun nedenini bilmiyordu. Düşüncelerini toplayıp, yavaş yavaş yok olmaya başlayan rahatlığının kaynağını aramaya başladı. Düşündükçe artan farkındalığı üzerini örten bu huzura daha da gömülmesini sağlayacağına, ondan sıyrılmasına neden oldu. İlk başta uyumakta olduğunu fark etti. Sonra bir yatakta, kendi yatağında olduğunun ayrıtına vardı. Son bir umutla gözlerini sıkı sıkı yumdu. Bunun boşa bir çaba olduğunu biliyordu.

 Bu gün, her gün olduğu gibi gördüğü ilk şey tavanı oldu. Güneşin perdelerin arasından geçmeyi başaran ışınları odasındaki eşyalarına çarpar sonra tavanda ışık ve gölgelerden desenler oluştururdu. O da yatağında doğrulmadan önce bir süre bu resme bakardı. Senelerdir bu rutine alıştığından resmi farkında olmadan ezberlemişti. Dört bacaklı iri bir hayvana benzetiyordu tavandaki imgeyi. Duvarda asılı duran çerçevenin camından yansıyan ışık da hayvanın gözlerini oluşturuyordu. Ancak bu sefer gözler yerinde yoktu. Hatta şimdi fark ediyordu ki tavandaki şekil senelerdir alıştığından büsbütün farklıydı. O anda aslında deminden beri duymakta olduğu ama dikkat etmediği sesi fark etti. Çok sessiz ama sürekli  bir nefes…

 Korku ve paniği aynı anda yaşamanın verdiği uyarıyla bir anda kendine geldi. Tavanındaki yansımalar, az önce görmeye çalıştığı rüyası, bugün yapacakları, bugüne kadar yaptıkları bir anda önemsizleşip unutulmuştu. Ne yaptığını tam da bilmeden bir anda doğruldu. Biri sandalyesinde oturuyordu. Orta yaşlarını geçkin şişmanca bir erkekti. Deri koyu kahve ayakkabıları vardı. Kahverengi bir pantolon, üzerine beyaz bir gömlek, onun da üzerine kahverengi ve koyu yeşil renklerinde bir yelek giymişti. Küçük gözleri gözlüğünün ardında büyük gözüküyordu. Sanki bu gözlük adamın daha iyi görmesini sağlamak için değil de gözlerini kalın ve gür kaşlarıyla oranlamak için takılıydı. Kocaman ucu kırmızı bir burnu vardı. Burnunun altından uzanıp dudakları boyunca ilerleyen pos bir bıyığı vardı. Yanaklarında ergenlik çağının sabırsızlığının cezası niyetine kalan sivilce yaraları çukurlar yaratmıştı. Saçları yerindeydi ama bazı yerleri beyazlaşmıştı.

 Adamın varlığının verdiği korkuya, elinde tutup her şey normalmiş gibi çözdüğü bulmacayla merak hatta belki öfke ekleniyordu. Belki de bu yüzden soracak o kadar soru varken ona döndü ve “Ayakkabılarının altı pis mi?” diye sordu. Sorar sormaz da pişman oldu. Sanki başka soru soramayacakmış gibi hissetti. Pişman olmasının başka bir nedeni daha vardı. Tam olarak neler olup bittiğini anlamamış olsa da kafasında bir aidiyet duygusu her zaman vardı. Bu adam bir yabancıydı oda ise kendinindi. Ayakkabılarının kirli olup olmadığını sormak, adamı kendine ait olan bu odada az da olsa kabul ettiği anlamına geliyordu. Öte yandan korkusunu, kazara da olsa, saklamayı başarmıştı. Bu saçma sapan soruyla karşısındakini bir tehdit olarak görmediğini belirtmiş oluyordu. Böyle düşününce bu yoldan gitmeye karar verdi. Sanki onu bekliyormuş da beklediğinden erken gelmiş gibi sıkıntılı bir havaya büründü. Öfleyerek gözlerini ovuşturdu. Onunla ilgilenmeden önce kendine gelmesi gerekiyormuş gibi yapıyordu. Kalkıp giyindi. Bütün bunları yaparken de yan gözle adamı takip ediyordu. Planı işe yaramış gibiydi. Odasına girip, onun sandalyesine oturan davetsiz misafir gerçekten davetsiz bir misafir olduğunu hissetmeye başlamış olmalıydı ki oturduğu yerde doğrulup elindeki bulmacayı cebine koydu. Bu sefer gerçekten ilgili hatta belki biraz endişeli gözlerle onu izlemeye başladı. O da bunu fark etmişti. Bu yüzden işlerini daha da uzattı. Sinirli sinirli geriniyor, çorabının tekini arar gibi yaparken miskince kaşınıyordu. En sonunda giyindi. Bu küçük oyunu kesip artık korkudan çok merakla odasındaki bu sessiz misafire döndü. En başından beri sorması gereken soruyu sordu: 



Biri 3 - Yalnızlık


Kendime Not

  1. Tatilde gerçekten özenli ve güzel bir iş yap. Ondan sonra buraya yükle.
  2. Planı internete yaz ki sonradan üşenip cayama.
  3. Yapamazsan kendinden senelerce nefret et.


Biri 2



Biri 1



Yang



Bağ - Link



1984



Yazın ne yaptın? 

Domates, biber falan Ocak’ta ekilirmiş meyve vermesi için. Ben işte onu yazın yaptım. Domates falan çıksın diye değil. Bitki büyütmek tembellik, sabır, özen işi. Kendime ait diyebileceğim bir hobi sanırım. Tohumlar toprağın altından çok yavaş ama bir o kadar da beklenmedik bir şekilde hayalimde “pıt” diye filizlenince çok mutlu oldum. Meyve vermese de yapraklarını seyretmek çok keyifli bunların. Güzel de kokuyor. Ya da işte bana güzel geliyor kokusu her neyse. Bir saksı sevgilime, bir tanesi anneanneme iki tanesi de bana… (Şu yuvarlak olanla beyaz olanlar bana. Onlarda yeni tohumlar da var çünkü) 



16
To Tumblr, Love PixelUnion